Şiir

Artık Eylül güzelim... Yağdı yağacak yağmur havalarında, üzüldüm mü nasıl üzülürüm, umutlandım mı nasıl sevinirim, bilemezsin. *** Şimdi üzgünüm... Son yapraklarını da rüzgara teslim etmek üzere olan çırılçıplak bir ağaç gibi, rengimden ve neşemden eser yok... Yalnızım... Biliyorum; bunu ben yapıyorum. Ama elimde değil. Benim baktığım yerden hayat böyle gözüküyor ve başka bir açıdan bakmaya gücüm yok! Zamana...
Vakti vardır... Ve can çeker. Ama berrak ve demli bir çaydan daha iyi olan şey, o çaya sohbet katan, lezzet katan dostlardır. Çay da, dost da, teselli makamında bir talihtir. Yalnızlığa hüzün taşır çay... Sohbete muhabbet... ..... Hayatın neresinde, ne şekil ve görüntüde olursak olalım; mesele şudur: Bir bardak...
.................................................................. Eskiden yeterdim kendime, artardım bile… şimdi ne yapsam nafile… ve kim demiş ”can eskimez” diye.. Bu can tedirgin tende.. Can da eskimiş Ben de…
Ramazanın ikinci yarısı yokuş aşağı Çabuk geçiyor.  Bayram gelecek...  İftara birkaç saat kala alışveriş yapmak veya yemek muhabbetine dalmak ne kadar keyifliyse... İftar sofrasında ezanı beklemek ne kadar muhteşem bir kavuşma heyecanı barındırıyorsa... Bayramın ilk günü kahvaltı sofrası da, sofraların en manidarı, en lezzetlisi, en neşelisidir... Oruç tutmayanlara ve tutamayanlara sırf bu yüzden...
.............................................. Sabah… Yeni bir gün (Elhamdülillah…) aydınlık/ hayat dolu… Kuşlarıyla, bulutlarıyla, rüzgârı, soğuğu- serini veya ılıklığıyla… Sabah… Kahvaltı (Elhamdülillah…) çay ve ne olursa… Sabah… Hayata upuzun bir gün daha… (Ya Bismillah) kapıdan çıkmak… (Selamünaleyküm/ Hayırlı sabahlar…) dostlara gönül uzatmak, yeniden başlar gibi muhabbete, yeniden başlamak yaşamaya… Ve bir iş (Elhamdülillah…) çorba parası da olsa… Kepenkleri açmak (Ya Bismillah…)...
Nereden kaynıyor hayat ırmağı Bu durmaz karanlık akış nereye Annem mi açılan mezar kucağı Ebedi geceden bakış nereye Artık ne mavilik ne pembe bahar Ne mehtap ne sahil ne sandal hep kar Söyleyin benimle uçan ey kuşlar O yazlık dünyadan bu kış nereye
  Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne. “O olmazsa yaşayamam” demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki. Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin O’nu sevdiğinden. Çok sevmezsen, çok acımazsın. Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem. ...
Küçük bir bahçe... Bahçenin köşesinde odunluk... Odunluğun dibinde erik ağacı... Ben odunluğun damında, erik dallarının altında. Çocuğum... Büyümek uzak... Hayallerim büyük ve darmadağınık... Çiçekten anladığım bir papatya idi... Ve şaşırdığım, arka sokaktaki “güzel ev”in bahçesindeki dev papatyalar... Yalnızdım... Çoğu zaman... Ezan okunduğu zaman, susmayı bilirdik. Yalnızsam; yalnız...
Murat Başaran Geçmişe döndüm… Yaşayıp –veya yaşadığımı zannedip- “hatıralar” bodrumuna kaldırdığım günlere ve o günlerin geçtiği mekanlara… İzbe sokaklar, ağır akşamüstleri, yorgun rüzgarlar… Tozlanmış, solmuş, sessiz ve iğreti… Yaşanmış günler ve mekanlar… *** İşte saklambaç oyunlarında bulutları bile çınlattığımız sokak… Mavi gökyüzünün altında, güneşin sıcaklığında, çığlık çığlığa koşturduğumuz… Ana kucağım; çocukluk sokağım… Ama şimdi boş… Şimdi karanlık… Şimdi kaskatı… *** İşte lise… Şairdim ve şairdik… Gençtik… Her...
Sayfa başına git