Güzel yazı
Ömrünü geriye doğru yaşasaydın…
SENAİ DEMİRCİ
En başında, musalla taşında buluyorsun kendini. Gözyaşları arasında açmak üzeresin dünyaya gözlerini. Ağlayan sen değilsin. Bu defa, sevenlerin ağlıyor, sen gülüyorsun. Tersinden doğuyorsun dünyaya. “Doğum günü”nde, sevenlerinin hüzünlerine tanık oluyorsun. Cenazendekilerin gözlerinde okuyorsun ne kadar gözde olduğunu. Hıçkırıklarla ölçüyorsun eşinin ve çocuklarının...
Açık Kapı
Murat BAŞARAN
İnsanı değerli kılan, Allah’ın ona değer vermesinden başka bir şey olamaz...
Bir cihaz olarak düşünülürse akıllara ziyan mükemmelliği değildir “değer”li oluşunun sebebi...
Temiz bir zemin üzerinde diz çöküp ellerini kaldırdığın zaman, arada hiçbir perde olmaksızın “huzur”a çıkmış olursun.
Hiçbir sınavdan geçmeden...
Hiçbir başarı şartı olmadan...
Aracısız.
Randevusuz.
***
İltica edilecek en yüksek makam...
Ve camiler... Kapıları yirmi...
Gün Uçup Gider…
Sevim ARSLAN
“Kapılar tutulmuş neylersin
Neylersin içerde kalmışız
Yollar kesilmiş.” Paul ELUARD
Sabahın ilk saatleri… Şehrin de… Kokusu bile başkadır, günün o saatlerinin. Evden çıkıp, beni işime götürecek servise yetişebilmek için koşar adımlarla geçtiğim sokaklar, cadde; o anlarda bana hep seyrettiğim bir filmin farklı kareleri gibi görünür. Aynı insanlarla karşılaşırsınız. Servis bekleyenler,...
Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine
II
Gelin gülle başlayalım atalara uyarak
Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine
Bir anda yükselen bir bülbül sesi
-Erken erken karlar ortasında
Güneş dönmüş ışık saçan bir yumurta-
Bana geri getirir eski günleri
...Paslanmış demir bir kapı açılır
Küf tutmuş kilitler gıcırdarken
Ta karanlıklar içinde birden
Bir türkü gibi yükselirsin sen
Fısıldarım sana yıllarca içimde biriken
Söyleyemediğim ateşten kelimeleri
Şuuraltım patlamış...
Murat BAŞARAN
Yavuz Selim’i hayal edin…
Sarayburnu’nda bir bankta… Haliç’e doğru bakıyor… Vapurları seyrediyor birbiri üstüne yanaşan… Martıları sonra… Çığlık çığlık martıları…
Karşıda Karaköy Limanı’nda devasa gemiler, modern seyyahları İstanbul’a getirmiş…
Arabalı vapur geçiyor o sıra, balık tutuyor üç beş kişi kıyıda…
Denize doğru park etmiş arabaların camları buğulu…
Arkada sahil yolu trafiğinin uğultusu…
Yavuz Selim’i düşünün…
Xxx
Kanuni’yi...
Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...
Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.
Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?
Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?
Rabbim, Rabbim, Yüce...
...........................
Deniz kıyısındayım. Hemen yanımda sular oynaşıyor…
Mavi gri bir deniz…Karşımda Adalar…
Denizin kokusu…İçime çekiyorum. Sakin, sessiz…
Deniz, yıllar öncesinde olduğu gibi…
Yıllar geçmemiş gibi…
Sanki hâlâ çocukmuşum gibi…
Çanakkale’nin denizi…
Mavinin her tonu vardır onda.
Dipte kumlar ışıl ışıldır.
Motorla uzak uzak gidilen koylar hatırlıyorum.
Sonunda varılan kıyılar…Dalgalar…Güneş…
Babam, omuzlarımdan hafifçe bastırarak, beni; denizin, o cam göbeği suların içine daldırıyor.
Balık ve...
Çocuktum her şeyi anladığımı sanıyordum
Sonra büyüdüm, bombaların ve bankaların
Dağlardan ve ırmaklardan daha fazla olduğunu gördüm
Bahçıvanlar generallerden
Menekşeler mermilerden daha azdı
Yenilmişti dünya
Yenilmişti dünya
Duanın özgürleştiren rüzgarı
Çekilmişti yüzlerden
İnsanlar dua değil
Yönetmelik okuyordu
Nükleer artıklar ve çok uluslu yalanlarla kirlenmişti yüzümüz
Teknolojinin o yok edici,
O gri gölgesi düşmüştü yüzlere
Yenilmişti yüzümüz
Ve görüntü aynıydı
Bütün aynalarda
Her şey çok açıktı
Herkes kimsesiz
Herkes bir...
Çünkü annem çünkü yaz /Ali Bulaç
Bir keresinde yazmıştım... Biz taşra çocukları, tatillerde annemize gideriz. Eski bir alışkanlıktır bu, okul zamanlarından. Biliriz ki annemiz orada, doyulmamış uykuların, eksik kalmış oyunların ve divan altlarına saklanmış hatıraların bekçisidir.
Yaz gelince biz, eski bir alışkanlıkla annemize, taşrada bıraktığımız kendimize gideriz.
Anneler, orada hep beklerler, bitmeyen...
