Şiir

Hatırlayın bakalım: İlk ne zaman ağladınız?.. İlk ne vakit merhaba dediniz komşunuza?.. İlk orucu kaç yaşında tuttunuz? Sahur davulunu ilk ne vakit duydunuz? İlk kelimeyi kaç yaşında okuyup yazdınız, neydi o? ••• İlk duanız...
BENDE NE VAR? MURAT BAŞARAN Bir okyanusa düşer gibi düşmek ölüme; yüzme bilmeden... Bir kabusun ortasında uyanmayı aramak acizce... Renkleri aramak siyahta boğulurken. Baharı aramak... Nefes almayı veya... ••• Bu soğuk.. bu sert.. bu kalın duvarın ardında ne var? Son değildir ölüm... Müjdedir belki hatta... Duvarın ardında ne var? Bende ne var? ••• Bulutlarda yalınayak koşar gibi kavuşmak ölüme... Aşkı bulur gibi... Aşkı yaşar gibi... Bir çiçek...
SÜRÜP GELEN ÇAĞLARDAN Yeryüzü bana mescit kılındı Ant verdim toprak şahit tutuldu Her sabah her öğle her akşam İkindiyle yıkanarak yatsıyla donanarak Seslerden bir sesle fırınlanıp Sulardan polatlanan benim. Geldim durdum önünde işte bir anıt gibi Sıyırarak sırtımdan bir yılan giysisini. Evet bir hançer ağacı gibi büyüyor içimde acı Dağlardan bir dağ gibi kabaran yüreğimde. Kargaların sırtlanlarla anlaştığı bir günde Bir yabancı...
HESAPLA HADİ ! Murat Başaran Birlikte yürüdüğümüz yolun uzunluğunu değil, yaşadığımız yolu hesapla! Ben sana yağmur yağarken, gökyüzüne bakıp sevinmeyi öğrettim! Sevinmeyi hesapla! Gün gelir; ölürüm... Yokluğumu hesapla! Kainat boşluğunun sonsuzluğunda ritmik bir noktacık; dünya... Koca dünyada ritmik bir noktacık; kalbim... Rabbimin “Hiçbir yere sığmam; oraya sığarım” övgüsüyle yüce... Ve ama, hırsının örsünde vahşice; Kırılmayı hesapla! Başucundaki eski bir kitap gibiyim çocukluğunu...
Bazen yazmak istemez insan; Kelimelerin taşıyamayacağı ağırlıklar olduğunu düşünür. Cümle kuramaz, kurar kurar bozar. Hiçbir cümlenin tam olarak doğru anlamı veremiyeceği kanaati yerleşir içine, her nedense. Bazen yazmak istemez insan; Konuşmak istemez, söyleyeceği her şeyi teker teker susmak ister. Suskunluğa sığdıracaklarının, sözlerle; boş sayfayla ifade edeceklerinin, yazıyla heba olmasından korkar. Bazen yazmak istemez insan, Düşünüp içine...
Esir olmus bileklerimiz, elimiz, ayagimiz Esir olmus goren gozumuz, isiten kulagimiz Bir gun daglar, yurur daglar Bir gun gunes fersiz kalir Tum yildizlar dokulur yere Yer soyler haberini Adimlar bin meydana yonelir Bedenler tas kesilir Sorulur bir gun Sorulur bir bir Sorulur bir gun, sorulur............
Cihadı anlımızın çatına vurduk Önce şahadeti koyduk Her sabah duamızın başına Gülü çizdik gözbebeklerimize Gözbebeklerimizden serptik En güzel insanlığı insanlara Bir ak anlımız var güvendiğimiz Kırmızı bir kan lekesi sıçramış Şah damarımızdan tam ortasına Ve en önce biz varacağız Arasata kardeşlerim Gideceğiz ve en önce biz Havzın yanında bekleyen Peygamberin yanına Çünkü biz Cihadı anlımızın çatına vurduk Önce şahadeti koyduk Her sabah duamızın başına Bütün varım toplasam sonra...
................................ Taş taş değil bağrındır taş senin Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin Bir katılıktı dinamit söyle söker mi yürekleri Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin Kazmayı kayalare değil kalplere vur ey Ferhat niçindir kırdığın bunca taş senin Anne seninle bağrın döğer gidermi acı Hanidir Ferhat'tan aldığın ders taş senin Sende mi taşla bir oldun...
Ali Hakkoymaz Bak, yine “nefes” aldım! Ne lezzetli her nefes! Ziya Osman da farkında alıp verdiği nefeslerin: “Alıp verdiğin her nefes; birbirinden mukaddes!” diyor. Kaç nefes aldın şu âna dek! Aldığın nefesler kadar dünyan oluyor. Alamadığın nefeslerde görmüyorsun gökyüzünü! Nefeslenirken ayrılıyor; kavuşuyoruz… Canımız sıkılıyor ya da seviniyoruz nefes alıp verirken… “Ne var bunda?” diyebilirsiniz de… deyin! Çok şey…...
Sayfa başına git