Miracın senin..

Miracın senin..
24 Temmuz 2009 tarihinde eklendi, 169 kez okundu.



Tanınmış akademisyen-

yazar Prof. Dr. Mim Kemal Öke,

“Mir’acın Senin!”
İmanı ibadetle tamamlamak

gençlik yıllarıma nasip oldu.

“Bu eşiği geçişim,

gurbetteki eğitimim sırasında,

kendimle yüzleşme ile başladı”

gibime geliyor.
Avrupa’da Pazar günleri

Hıristiyanların ibadet günleridir.

Kilise çanlarıyla başlayan bu günde,

Hıristiyanlar en temiz elbiselerini giyerek,

ailece kiliselere koşarlar.

O gün spor müsabakaları,

hatta bazı yerlerde barlar,

restoranlar bile kapalıdır.

İşte böyle bir ortam da yedi yıl yaşadım ben…
***
Pazarları dinlenme günümdü.

Ama yapacak bir meşgale bulamaz;

kendimi bu haftalık teneffüs sürecinde,

yalnızlaş(tırıl)mış hissederdim.

Hatta birazda galiba, Hıristiyanlara imrenirdim.

Onların o günü ulvî bir

atmosfer içinde geçirmelerini kıskanırdım.

O zaman sormaya başladım kendime;
“Sen nesin?”
Dinin kişinin kimliğinde temel taşı

olmasını kavramıştım çok şükür. Ama ya ben?
Evet, ailem daha küçükken

bazı sure ve ayetleri ezberletmişti.

Hatta yatmadan önce Allah’a dua etmem”

de tembihlenmişti. İyi niyetli ebeveynlerim

şehirli uygarlık içinde

büyüttükleri evlatlarını, adeta

“Protestanlaştırılmış bir din telâkkisi” içinde,

“modern” Müslüman olarak görmeyi

arzuladıklarından olsa gerek,

“kabahat de ibadet de gizlidir” zihniyetiyle,

Allah’a gecenin o ıssızlığında el açmamızın

uygun düştüğünü belletmişlerdi bana.

Din şahsi, belki de

mahrem bir olguydu onlara göre…

Üniversite ise sorgulama insiyakı açar insanda.

Benim okulum da dünyanın en

saygın üniversitesiydi. Kuruluşu

XII. Yüzyıla inen bir müessese.

Akademik hayatın gerçekleştiği bir âlem vardı,

birde günlük yaşantının geçtiği müstakil kolejler…
Her biri bir Hıristiyan azizin ismini taşıyan

bu kolejlerden birinde kalıyordum.

Kolejlerin her birinin bünyesinde

“chapel” dedikleri kilisecikler bulunuyordu.

Bu kiliseler tarihi özellikleriyle hem bir turist uğrağı,

hem de öğrencilerin ibadetlerine

tahsis edilmiş tapınaklardı.

Üniversite açıldıktan sonra,

kolej yetkilileriyle öğrencilerin tanışma

çaylarından birinde, kolejin papazı yanıma geldi.
“-Siz kimsiniz?” dedi. “Biz sizinle chapel’de hiç karşılaşmadık.”
Doğrusu endişelenmiştim. Olur ya, Papaz efendi;
“bu üniversitede kiliseye devam etmeyenleri dışlarız.”

Derse ne yapardım? Yani onca zorlukla girdiğim

üniversiteyi bırakıp, Türkiye’ye mi dönecektim?
Papaza biraz da mahcup bir tavırla;

“Affedersiniz, ben Türk ve Müslüman’ım…”
diyebildim,o kadar…
Ürkek halimi gören papaz, derhal özür

dilercesine sözü değiştirdi.
Ve sudan konulara doğru bir gedik açtı.
Birkaç hafta geçti oradan.

Bu kez bir arkadaşım, kolej bahçesinde

beni görünce; “Hey, papaz seni çağırıyor.”

Demez mi! Korktuğum başıma geldi, diye iç geçirdim.

Oysaki papaz beni güler yüzle karşıladı. “Otur!” dedi.
“Bu ülkede siz Müslümansınız.

Sizin de ibadet etmeye hakkınız var.
O nedenle ben üniversite yetkilileriyle görüştüm.

Müslüman öğrencilerin de,

ibadetlerini aksatmamaları için,

bir oda tahsis etmeye karar verdik.

Gelin o odayı gezelim. Uygun olup olmadığını

söyleyin bize. Uygunsa o zaman tefrişi için

ne gerekiyorsa temin ederiz.

Tabii, üniversite bütçesinden .”
Şaşırmıştım. O günden itibaren

Aziz Rasmus’un odası bir mescide çevrildi.

Hem de aynı mahalde bir Türk

Cemiyetinin temelleri atılarak.

Papazın bu jestine karşılık;
“-Biz Müslümanlar namazımızı,

her yerde, odamız da kılarız” diyemedim.

Hem toplu halde kılınan namazlar için böyle

mekân bulunmaz bir nimetti…
Herhangi bir Müslüman Derneğinin bulunmadığı

bu küçük üniversitede, namaz bile kılmak

alışkanlığı olmayan benim üzerime kalmıştı. İmamlık…
Türkiye’den uzaktım. Kime yazıp, bana

malzeme gerek diyecektim. İmdadıma

üniversite kütüphanesi yetişti.
Türk-İslam Literatürünün, hem de orijinal

dillerinde bolluğu, bu üniversitenin

şarkiyat fakültesinde ne kadar vukufla öğretildiğini

anlamamı sağladı.
İlmihale dalıp, neredeyse bütün derslerimi bıraktım.

Üstelik İbrani, İsevi başlangıcıyla…

Hepsini taradıktan sonra;
“-İyi ki Müslüman’ım” dediğimi hatırlıyorum.
Taklidi-i imandan, tahkik-i imana o safhada

geçmiştim herhalde. Toparlandığım bilgiler

ile hem kendi namazlarımı kılıyor, hem de öğleleri

üniversitenin Müslüman asıllı öğrencilerini,

duvarlara yapıştırdığım ilânlarla mescide

çağırabiliyordum.
O günlerde kolejde aynı süiti paylaştığım arkadaşım

temiz bir İngiliz idi. Bir gün ibadet için yatak odama

çekilip, kapıyı da kilitlemiştim. Bizim ki kapıyı vuruyor,

bir daha… Dışarı çıkıp, sarmaşıklara tutunarak,

balkona tırmanıyor. Oradan girmek isterken,

kolej yetkililerine yakalanıyor. Vaziyeti anlatıyor.

Onlarda şüphelenerek, bir yedek anahtarla

cümbür cemaat kapıyı açıyorlar ve görüyorlar ki,

adam namaz kılıyor.
Binlerce defa özür dilediler. Ama arkadaşım o gün

hayli sitem etti bana. “Niye kapıyı kilitledin?

Ben seni rahatsız mı edecektim? Kınayacak mıydım?

O kadar kalpsiz ve imansız biri miyim ben?

Sana bir şey oldu zannedip, telâşlandım” dedi.
O gün ibadetten utanılmaması gerektiğini öğrenmiştim.
***
Noel tatilinde. Türkiye’deydim. Aileme kavuşmak

çok güzeldi. İlk gün namazımı aksatmamak için

odama çekildim. Hani o eski alışkanlığım var ya,

kapıyı da kapamıştım. Bu kez kilitlemedim.

Namazım sırasında annem bir şey söylemek için

odama girdi. Durakladı, çıktı. Sonra babamla fısır

fısır konuştuklarını duydum. Ses etmediler.

Sorgulamadılar. Birkaç namaz daha geçti.

Annem devamlı kılıp, kılmayacağımı sordu.

Başımı salladım. Üstünde durmayacaklar sandım.
Ertesi gün sanki benimle ciddi bir şey konuşmak

ister gibi karşıma dikildiler. Bu kez babam sordu.
“-Evladım, sakın ola ki, İngiltere’de bu aşırı

İslâmcı gruplara falan takılmış olmayasın?

Bu değişiklik niye?”
Güldüm. Anlatmaya çalıştım onlara. Dinlediler.

Ne onay, ne itiraz… Nötr bir ifade ile…
Bir gün sabah namazına kalkmıştım. Gürültülerden anladım ki,

onlarda ayaklanmış, odama girmiş, arkamda duruyorlar.

Seyrediyorlar beni…
Selâmlarımı verdim. Seccadeyi katılıyordum ki, babam

“Dur” dedi. Meraklı gözlerimi onlara çevirince, annemin

başındaki başörtüsünü fark ettim.
“-Biz sana bir şey söylemek istiyoruz”
Bir anlık sessizlik; “-Bize de kılmayı öğretsene…

” Annem de “hem de hemen” dercesine başını sallıyordu.

İşte o günden sonra namazlarını hep kıldılar.

Üstelik bunu benden imrendiklerini iftiharla söyleyerek…

Hatta babam zaman zaman yanıma gelip, nafile

namazlarının o gün kırklı, ellili, yüzlü rakamlara vardığını

müjdeledi bana…
***
Çocuklarıma yaşları gelince hiçbir şeyi empoze etmedim.

Bu, onların inisiyatifi ile gelişmeliydi. Ancak bizi görüyorlardı. Oğlumun ne zaman namaza başladığını hatırlamıyorum.

Lise yıllarında Ramazan’da teravihe ve bayram namazına

gidişimiz dışında belleğim bir şeyi kaydetmemiş.

Ergenlik çağında bile edepli olan oğlum, arada bir yanıma gelir,

dini meselelerden söz eder, daha doğrusu sorardı. Ben de dilim döndüğünce anlatırdım ona..
Sonra, o da babası gibi üniversiteyi yurt dışında okumaya

başladı. Ramazan’a yakın seccade istedi bizden. Kargo ile hemen gönderdik. Beş vakit namaz kılmaya başladığını söylüyordu.
Orucunu ise ortaokuldan itibaren, aksatmadan tutmuştu.

Erken yattığımız bir gün telefonumuz çaldı. Oğlumdu.

Telâşlı, hatta biraz korkmuş bir ses tonu vardı.

Titrediğini hissettim. Ağlamaklıydı. Ya da ağlama sonrası bir hal. Benimle konuşmak istiyordu.
“-Baba, ne oldu biliyor musun?”
Eyvah, diye iç geçirdim. (O saatte kötü bir haber alma endişesiyle…)
“-Namaz kılıyordum. Kapım kapalıydı.

Bir anda bir rüzgâr doldu içeri.

Oda da dolaştıktan sonra adeta bir hortum gibi beni odakladı.

İçime girdi sanki. Ve o anda sanki arkamda biri ile birlikte

namaz kılmış gibi olduk. Sonra aynı rüzgâr

perdeleri yalayarak, pencereden çıktı, gitti.

Bir ağlama tuttu beni. Gözlerimden yaşlar boşaldı.

Vücudumu titreme aldı. Hâlâ o halin içindeyim.

Bana ne oldu baba?”
Ne dersiniz? Ne anlatırsınız? Tefsir edecek ehil de

değiliz ki !…
Mübarek olsun oğlum. Bir ikram sunulmuş

olmalı sana…”
Bu sözlerimin ne manaya geldiğini anladı mı, kavrayabildi mi, bilmiyorum. Zaten ben de anlayamamıştım ki zuhuratı.

Ne var ki, ben; evet ben !…
Gıpta ettim herhalde oğluma. Bana öyle bir hâl nasip olmamıştı.

Yani açıkçası onu hem kıskandım. Hem de telâffuzu imkânsız bir hoşnutluk içine girdim.
***
Oğlumdan on yaş küçük kızıma gelince… Yaradılışın efsanesi çeşitliliğin bir nişanesi olarak, sıra dışı bir çocuktu o… Ve daha yürüyemeden namazını kıldı yavrum.
Onu kucağımıza alıp, bir Allah dostunu ziyarete gitmiştik

eşimle birlikte. Allah dostunun hane-i saadeti kalabalıktı.

Hepsi de “gözyaşı uygarlığının” fertleri.

Sessizliğin konuştuğu, ruhaniyetin sarmaladığı o

atmosferde talimat uyarınca çocuğu Allah fakirinin

önüne bıraktık. Eller açıldı Yaradan’a…

Dudaklar kıpırdadı. Ve kızımız, herkesin yaşaran gözleri

şahit olduğu gibi, sanki Yüce Efendisi’nin

huzurundaymışçasına kendi safiyeti içinde

ilk namazına başladı.
Hayır, bu ” halisünasyon ” olamazdı.

Göz yanılması hiç değildi. Yürekler kabarıp,

taşacak gibi olmuştu. O anda bebeğime doğru hamle yapıp,

yanık bağrıma basmak istedim onu… Ama kıpırdayamıyordum.

Bir el kolumu tuttu. Hıçkıran annesiydi bu..

Anı el ele paylaşmak istemişti benimle.

Gözyaşların adeta hicap perdesi oluşturmuş,

hakikati gizler bir görev yüklenmişlerdi. Bu “türbülans” ne kadar sürdü, nasıl ölçeyim.
Bir süre sonra Allah dostuna çevrildi gözlerim.

Avuçları yüzünü sıvazlarken, ter boncukları da silmiş

oluyordu. Gözlerini açtığında cemalden, celâle geçişinin

bariz hatları yüzünde şekillenmişti.
“-Haydi, geçmiş olsun, artık gidin!” dedi.

“Gelmemeniz de olurdu. Gıyabınızda okurduk.

Biz de merasim yoktur. Bu iş kalp işidir.”

Biz de sessizce kapının yolunu tuttuk.

Teşekkür etme nezaketi gösterebildik mi,

hatırlamıyorum. Ama bir daha o kapıdan ayrılmadım.
***
Kızımız bize bereket getirmişti. Yürüdü, büyüdü.

Okula başladı. İşlerim açıldı. Yeni bir sitede ev almak istedik. Seçenekler kondu önümüze. Birini beğendik. Biraz ufak ama kaliteliydi. Ödeme plânımız ev sahibinin beklentisinin gerisinde kalıyordu.
Yeni evin içinde dolaşıyor, hanımla hesap yapıyorduk.

Hülyanın maddi bedeli yok ya, geziniyorduk işte…

Bir ara kızımız yokluğunu fark ettik. Acaba kapıyı açıp, dışarı mı çıkmıştı? Aman kaybolmasın diye kapıya doğru hamle yaptım.

Salona girdiğimde rükûdaydı. Namaz kılıyordu.
Gözlerim beni aldatıyor olmalıydı. Takla mı atacak

oyun mu oynuyor dememe kalmadı. Namazına devam etti.

O günlerde beş yaşındaydı. Ve namaza durmuştu.

Kıblesi de doğruydu, hareketlerinin insicamı da…
Durdum, onu seyrettim. Arkadan emlâk danışmanı

ve hanım da aynı sahneyi hayretle izlediler.

Şaşkınlık sükûnetini ben bozdum.
“-Burayı alıyorum !…” demiştim.
***
O daireyi aldık. Sıkışmadan da ödedik. Şimdi ben,

her gün beş vakit kızımın o namaz kıldığı yerde,

ibadetimi yapıyorum. Yine günlerden bir gün,

namazımı yeni bitirmiştim ki, anaokuluna giden kızım yanıma geldi. Şöyle bir baktı bana ve dudaklarından;
“-MİR’ACIN SENİN!” sözleri döküldü.
Önce tam duyamadığımı sandım. Tekrarlattım.
“-MİR’ACIN SENİN!”
Sonra çocuksu bir ifade ile uzaklaştı yanımdan.

Bir şarkı mırıldanıp, bebekleriyle oyuna daldı.
Belki namaz en ulvî manasıyla, en güzel böyle anlatılabilirdi.
“Bu sözü oğluma, o gece telefon edişinde niye söyleyemedim.

” Diye hayıflandım kendi kendime…
O anda; ilk namazı anne ve babama nasıl ben öğretmişsem,

benim çocuklarımda bana bir şeyler öğretiyorlar gibime geldi.
Geriye doğru bakınca sadece ilk namaz hadisesi “şahdamarından YAKININ” esrarını, bir hardal tanesi kadar bile olsa anlamaya başladığımı hissettim.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git