Çünkü annem çünkü yaz/Ali Bulaç

Çünkü annem çünkü yaz/Ali Bulaç
30 Haziran 2009 tarihinde eklendi, 282 kez okundu.

…………………………..

Bir keresinde yazmıştım… Biz taşra çocukları, tatillerde annemize gideriz. Eski bir alışkanlıktır bu, okul zamanlarından. Biliriz ki annemiz orada, doyulmamış uykuların, eksik kalmış oyunların ve divan altlarına saklanmış hatıraların bekçisidir.
Yaz gelince biz, eski bir alışkanlıkla annemize, taşrada bıraktığımız kendimize gideriz.

Anneler, orada hep beklerler, bitmeyen bir sabırla. Kıştan kalma meyveler saklarlar; sonra üzüm salkımlarını keseleyip dalında bekletirler. Çokça ağrı biriktirir anneler ve fakat söylemezler sormayınca. Işıltılı bir gülümsemeyle ve bir gönül ağartısıyla pencere önlerinde öylece otururlar. O uzak ve yalnız köylerde; daracık, mavi kanatlı pencerelerin ardında, kaybolmaz bir siluet gibi, gözleri yolda, çok anneler gördüm ben. “Yüzünde içi çiçekli eski kutu duruşu”, odalara sığmaz olurlar. Dolanır, dolanır, bir yitiğini arıyor gibi, teneke kutulara saklanmış fotoğraflarda, bin kere açılıp kapanmış sandıklarda, eski ve solgun çeyizler arasında ve bir fincan kahvede o eski porselenlerle… Anne, yok edemez içinin daraltısını… Birikmiş romatizmalar, yüksek tansiyonlar, azmış siyatikler, asırlık baş ağrıları daima… Ama yine de helal sofralar, yine de hayır dua, yine de huzur ve esenlik!.. Serin avlularda, dutların ve incirlerin gölgesinde akşamüstleri, hayal meyâl şeylerden konuşmalar, sonsuz özleyişler, suskunluklar… Anneler zaten eski bir suskunluktur.


Çocukluğun, ilkgençliğin kuytularında kalan o dilsiz eşya, eski kitaplar, tahta sandık ve bir şeyleri saklamaktan yorulmuş duvarlar… Merdiven başında, teneke saksılarda bin yıldır oradaymış gibi duran fesleğenler, camgöbekleri, peygamber çiçekleri… hepsi yerli yerinde. Hepsi yerli yerinde ve gözlerimin içine bakıp mütemadiyen konuşmak istiyor. İnsan, geçmişiyle, uzak kendisiyle konuşmaktan korkuyor yazık ki. Sökülüp gelecek onca varlığın, onca yaşanmışlığın, üstü örtülmüş hatıranın ve çoğu da acıların, kusurların, pişmanlıkların hücumundan korkuyor. O kapı hiç açılmasın istiyor, susulsun… Gözlerini gözlerinden kaçırarak onları, oldukları yere; divan altlarına, elmalıklara, eski bisküvi kutularının içine, tavan arasına göndermek istiyor. Ve gönderiyor, susturuyor… Biliyor ki, hatıralar konuşmaya başladığında, sonsuz bir keder gelip yerleşecek, sonsuz düş kırıklıkları… Boğazına düğümlenmiş inatçı bir acıyla öylece kalacak.
Hatıralar, bilmiyorsunuz ki ben artık, o eski ben değilim!
Size dokunmaya, sizinle konuşmaya, yüzleşmeye; hiçbir şey olmamış, aradan bunca yıl geçmemiş gibi davranmaya tahammülüm yok. Biliyorum, hangi kovuğa elimi uzatsam âşina bir yüzle karşılaşacağım. Hangi çekmeceyi açsam tanıdık bir ses gelecek kulağıma. Kaldırdığım her perdenin ardında bana bakan bir çift göz bulacağım. Ve bulduktan, gördükten sonra gözlerimi kaçıramayacak, geriye dönüp gidemeyeceğim. Onlarla orda, öylece kalacağım, sonu gelmez kederler içinde.


Artık eskisi kadar cesur değilim.
O tahta bavulu açamadım örneğin. Yıllar yılı biriktirdiğim fotoğraflara, saklayıp durduğum okul eşyama, eski defterlerime, taşlarıma, pullarıma, daha bin türlü ıvır zıvırıma bakamadım. Yalnız onlara değil, kesikteki nar ağacına yaklaşamadım, iğdeye, limona, yabani hurmaya… Uzaktan, göz ucuyla baktım, kaçamak… Folluklarda yumurta arayamadım, testilerden su içemedim. Çoğu dedemden kalma alet edevata el süremedim. Annemin zoruyla incir ağacına çıktım yalnız. Israr etti… “Hadi bakalım” dedi, “Sabah sabah dalından koparıp incir ye!” Ben mi dikmiştim anne bunu, dedim. “Yok” dedi. “Ben diktim. Olmaz dediydim taşın arasında, ama baksana koca ağaç oldu. Asmayı sen dikmiştin, unuttun mu?” Evet, kara üzüm asmasını ben dikmiştim, liseye gidiyordum. Hatta akşam alacasıydı hiç unutmam. Hey gidi, sarmış her yanı; salkım salkım üzümler sallanıyor dallarından…
Ben dalından incir koparıp yiyince annem seviniyor. Hem, ben ne yapsam annem seviniyor. Biliyorum, annem buranın direği. O durdukça bütün eşya, bütün hatıram ayakta, gülümsüyor. Biliyorum, bir gün o olmadığında kararacak her şey. Ve o kapı bana sonsuz kapanacak. Annem, dizlerinde ezeli ağrılarla, o incirin altında oturuyor; yazları ve her şeyi, her şeyi güzelleştirip duruyor.

“Geçkin yazlarla soldu ahşap düşleri / Eski bir telaşın dinmez sancısıyla / Ağlardı annem gülmek gibi dururken / Küçülür incelirdi aya baktıkça / – Annem balkıyan bir göl gülümsemesi” (Gonca Özmen / Belki Sessiz, YKY, 2008)

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git