Kötü çocuk yoktur/Ali Çankırılı

Kötü çocuk yoktur/Ali Çankırılı
11 Temmuz 2009 tarihinde eklendi, 233 kez okundu.


Kötü Çocuk Yoktur

Ali Çankırılı

MEDENÎ insanla bedevî insanı birbirinden ayıran en belirgin özellik eğitimdir. İlk ve temel eğitim kurumu da ailedir. Aileden koparılan bir çocuk, en modern kurumlarda ve en iyi şartlarda bakılıp beslense dahi, ruhsal yönden tam gelişemez. Yetişkin yaşa geldiğinde eş seçmede ve mutlu bir aile oluşturmada başarısızlığa uğrar. Çünkü hafızasında model alacağı bir anne ve baba figürü yoktur. Mutsuz bir ailede yetişen çocuk da bundan farklı değildir. Onun da hafızasında ve şuuraltında kötü bir anne ve baba modeli vardır.
Bize gelen vak’aları ve yaptığımız araştırmaları biraraya topladığımızda, aşırı koruyucu ve müdahaleci ailelerde yetişen çocukların kendilerine yabancılaştıklarını görüyoruz. Koruyucu ve müdahaleci aile tutumunda, çocukların ne düşündüğü ve ne hissettiği önemli değildir; ne düşünmeleri ve ne hissetmeleri gerektiği önemlidir. Korktuğu yerde korkmaması, ağladığı yerde ağlamaması, kızdığı yerde kızmaması gerektiği kendisine söylenir ve telkin edilir. Böylece, çocuk, duygularını ifade etme yerine bastırmayı öğrenir. Duyguları devamlı bastırılan bir çocuk zamanla kendine yabancılaşır. Canı sıkılır, ama niçin canı sıkıldığını söyleyemez. Huzursuz ve tedirgindir, ama niçin huzursuz olduğunu bilemez.

Yatılı, özel bir kolejde okuyan, karnesi zayıflarla dolu, ders çalışmaktan nefret eden bir öğrencim vardı. Çoğu hocalar, “Bu çocuk okumaz” diye ondan ümidi kesmişlerdi. Sessiz, karınca incitmekten çekinen, ürkek bir gençti. Kendisini terapiye almak için odama çağırdım. “Zeki bir çocuğa benziyorsun, ama karnen zayıflarla dolu, niçin ders çalışmıyorsun?” dedim. “Bilmem” dedi, “canım hiç ders çalışmak istemiyor. Herşey sıkıcı geliyor. Yaşamak bile sıkıcı geliyor. Bazen intihar edip bütün bu sıkıntılardan kurtulmak istiyorum…”

AĞIR bir psikonevroz geçiren bu çocuğa, “Aileni özlemişsindir, istersen sana bir hafta izin verelim” dedim. Ağlamaya başladı. “Ne yüzle gideyim?” dedi, “Ailemin bütün beklentilerini boşa çıkardım. Ben işe yaramaz, geri zekâlının biriyim. Babam bir maden işçisi, maaşının yarıdan fazlası okul masraflarıma gidiyor.” Çocuk konuştukça problem açığa çıkıyordu. Baba, çocuğun okul başarısına şartlanmış; ne pahasına olursa olsun okumasını istiyor, onun için yaptığı fedakârlıkları sayıyor, bunların karşılığını veremediğini söylüyordu. Çocuk babayı dinledikçe büyük bir aşağılık duygusuna kapılıyor, özgüvenini yitiriyordu.

Bu çocuk, kendisine yabancılaşmış bir çocuktu. Küçük yaşta yatılı okula verilmiş, kendisinden başarılı bir öğrenci olması istenmişti. İlk günlerde evini, anne babasını ve kardeşini özlemiş, ancak önüne konan ‘başarılı bir öğrenci olma ideali’ için duygularını açığa vurmaktan çekinmişti. Geceleri, yorganı başının üzerine çekip gizli gizli ağlıyordu. Aileden uzak kalmanın verdiği sıkıntı (anksiyete), uyku ve sindirim bozukluğuna yol açmıştı. Sınıfta ve etütlerde hep hayal kuruyor, kendisini derslerine veremiyordu. Sınavları başarısız geçiyordu. Babası, zayıflarını düzeltmedikçe eve gelmemesini söylüyordu. Ancak zayıflar da bir türlü düzelmiyordu.

Çocuk zamanla kendisine olan güvenini yitirmiş, geri zekâlı bir öğrenci olduğuna inanmıştı. Biz buna psikolojide ‘öğretilmiş acizlik’ diyoruz. Duygularını rahatça ifade edemeyen bir çocuğa, başarısızlığın sebeplerini araştırmadan, “Sen laftan anlamayan, sorumsuz, aptal bir çocuksun” dedikçe, kendisinin aptal biri olduğuna inanmaya başlar. Yenilgiyi kabul eder. Yarıştan çekilir. Bu öğrencim de, normal bir zekâya sahip olduğu halde, kendisine öğretilen acizlik yüzünden yenilgiyi kabul etmişti. Zayıflarını düzeltmek için hiçbir gayret göstermiyordu.

BAŞARISIZ VEMUTSUZÇOCUKLAR

BİZİMESERİMİZ

Anne Baba Okulu’nda ders verdiğim sıralarda bir anne söz isteyip şöyle demişti: “Hocam, sizi dinledikçe kendi kendime çocuklarıma iyi davranacağıma ve onları dinleyeceğime söz veriyorum. Ancak sabrım kısa zamanda tükeniyor, yine eskisi gibi davranıyorum. Bunun sebebi nedir, istediğim halde neden iyi bir anne olamıyorum?” Bu hanımın sorusuna verilecek cevap çok basitti. Annesi tarafından böyle yetiştirilmişti. Onu yönlendiren şuuraltındaki ‘anne modeli,’ kendisini yetiştiren anneden başkası değildi. Çocuklarına karşı davranışlarında annesini taklit ediyordu.

Geçenlerde bir aile dostum beni aradı. Altı yaşına girmiş olan kızını okula yazdırdığını, ancak çocuğun sınıfta öğretmeni dinlemediğini, verilen ödevleri yapmadığını, basit fişleri dahi aklında tutamadığını söylüyor, ne yapması gerektiği konusunda yardım istiyordu. Dostuma sabretmesini, çocuğa baskı yapmamasını, baskının zamanla okul fobisine yol açacağını söyledim. Öğretmeniyle görüşmesini, çocuğun neden okulunu sevmediğini ortaya çıkarmak için gerekirse bir psikologdan yardım almasını tavsiye ettim.

Çocuklar aslında çok iyi niyetli, yeni şeyler öğrenmekte hevesli, başarısızlığın ne olduğunu bilmeyen, girişimci bir kişiliğe sahiptir. Çocuk, yürümeye ve konuşmaya başladığı andan itibaren, kendisini keşfetmek için denemelere girişir. Suyunu bardaktan kendisi içmek, yemeğini kaşıkla kendisi yemek, elbisesini kendisi giymek, düğmelerini kendisi iliklemek ister. Ancak titiz anneler çocuğun bu girişimlerine engel olur. “Sen daha küçüksün, bırak ben içireyim, ben yedireyim, ben giydireyim” der. Çocuk, annenin engellemeleri ve yönlendirmeleri yüzünden en etkili öğrenme aracı olan ‘deneme-yanılma’ girişimlerinde bulunamaz. Çoğu anne babalardan şu sözleri duyarsınız: “Koşma düşersin, yere oturma üstünü kirletirsin, toprakla oynama mikrop kaparsın, atlama bir yerini incitirsin, bırak onu elinden düşüreceksin…” Dehanın önündeki en büyük engel, müdahale ve yönlendirmedir. Devamlı olarak neyi nasıl yapacağını siz söylediğiniz sürece, deha kendisini gösteremez.

Çocuğa başarısızlık korkusunu biz büyükler aşılarız. Ödevini yapmadığı zaman biz huzursuz oluruz; zayıf aldığı zaman biz üzülür, iyi not aldığı zaman biz seviniriz. Çocuk, kendisi için değil, bizi mutlu etmek ve sevgimizi kazanmak için ders çalışır, takdir belgesi alır. Lise son sınıfta çok çalışan bir öğrencime ne olmak istediğini sordum. “Doktor olmak istiyorum” dedi. “Neden, tıbbı çok mu seviyorsun?” dedim. Güldü. “Bilmiyorum hocam,” dedi ve devam etti: “İki sene önce halamın oğlu tıp fakültesini kazanınca babamın gözündeki o ışıltıyı görmeliydiniz. Bana döndü, oğlum dedi, senin de bir gün tıp fakültesini kazandığını görecek miyim? Babamın gözündeki o ışıltıyı görmek için tıp fakültesini kazanmak istiyorum.” Diyeceksiniz ki, “Bunun neresi yanlış?” Yanlış şurada: Çocuk kendisi için değil, babasını mutlu etmek için çalışıyor. İleride onun işini seven başarılı bir doktor olacağı şüphelidir. Baba, çocuğunda tıp yeteneği olup olmadığını bilmeden onun doktor olmasını istiyor. Çocuk da yeteneklerinin farkında değil. Tıbbın ilgi alanına girip girmediğini bilmiyor. Tek hedefi, babasını mutlu etmek.

ÇOCUKAİLENİNAYNASIDIR

Psikoloji bilen bir öğretmen, sınıfındaki öğrencileri gözlemleyerek aileleri hakkında doğruya yakın bir kanaat edinebilir. Okulların açıldığı ilk gün, ön sıraları kız çocuklarına ayırmak istedim. Ön sırada oturan erkek öğrencilerden biri yerinden kalkmak istemedi. “Ben burada oturmak istiyorum, kızlar arkaya otursun” dedi. İşte size ailede şımartılmış, kuralları kendisi koyan bir çocuk. Ailede her isteği yerine getirilen şımartılmış çocuklar toplum kurallarına uymakta zorlanır. Başkalarından da her isteğinin yerine getirilmesini bekler.

Baskı ve dayakla sindirilen çocuklar da sınıfta kendisini hemen belli eder. Güzel sözden anlamaz. Sus dersiniz susmaz, dur dersiniz durmaz. Çünkü evde bağırmayla, azarlamayla ve dayakla susturulan bir çocuktur. Lise ikinci sınıfta güzel sözden anlamayan, sınıfın düzenini bozmaktan zevk alan böyle bir öğrencim vardı. Babasıyla görüştüğümüzde, “Hocam,” dedi, “o güzel sözden anlamaz, arada bir dayakla hizaya getirmen gerekir.”

Arkada oturmayı tercih eden, soru sorduğunuzda parmak kaldırmayan, kendisine güveni olmayan silik öğrenciler çoktur. Bunlar, ailede devamlı eleştirilen, beceriksizlikleri yüzlerine vurulan, öğrenilmiş acizliğin kurbanı çocuklardır. Bir şey sorduğunuzda yanlış cevap verme korkusuyla yüzü kızarır, kısık sesle lafı ağzında geveler, ne dediği anlaşılmaz. En basit şeyleri bile sorma gereği duyar, kendi başına karar veremez, ne yapması gerektiğini sizin söylemenizi bekler.

Aşırı sevgi ve koruma ile “el bebek gül bebek” yetiştirilmiş, evinden dışarı çıkmamış, sokakta oynamamış çocuklar ayrı bir problemdir. Okula alışamaz, evini, kardeşlerini, anne ve babasını özler. Aynı sevgiyi ve ilgiyi öğretmeninden de bekler. Küçük bir azarlama kalbinin kırılmasına yeter. Özel bir koleje yatılı verilmiş böyle bir öğrencim vardı. Okulun ilk günlerinde, her tenefüste annesine telefon ediyor, “Seni özledim anneciğim” diyor, gözyaşları döküyordu. Sınıfta, dersin ortasında titreyerek dışarı çıkmak için izin istiyordu. Niçin dışarı çıkmak istediğini sorduğumda, kulağıma, “Anneme telefon edeceğim” diyordu. Anneyle konuştuğum zaman gerçek ortaya çıktı. O da evlat hasreti çekiyor, ayrılığına dayanamıyordu. Çocuğu kendisine bağımlı yetiştirdiğinin farkında değildi. Çocuk telefon edince, “Oğlum, ben de seni çok özledim” deyip ağlıyordu. Bir hafta sonra çocukta psikosomatik belirtiler ortaya çıkmaya başladı; çocuk baş ve karın ağrılarından şikayet ediyordu. Aile çocuğunu tanımadan yatılı bir okula vermişti. Bu şartlar altında çocuktan okul başarısı beklemek hayaldi.

İDEAL EĞİTİMDE ANNE BABA TUTUMU

Derslerimde ve konferanslarımda eğitim problemlerini anlattığım zaman, anne babalar haklı olarak soruyorlar: “Peki hocam, çözümünüz nedir? Aşırı sevgi göstermeyelim, derslerine karışmayalım, eleştirmeyelim, baskı yapmayalım. Kendi haline mi bırakalım? Çocuk kendi başına doğruyu nasıl bulacak?”

Çocuk eğitiminde sözlerden çok davranışlar önemlidir. Oyun ve taklit, çocuğun en güçlü öğrenme mekanizmasıdır. Çocuk, bizleri taklit ederek bir kişilik kazanmaya çalışır.

Çocuk duygularını saklamayı ve ikiyüzlülüğü bizden öğrenir. Kızarız, ama kızdığımızı belli etmemeye çalışırız. Severiz, ama şımarmasın diye sevgimizi göstermeyiz. Çocuğu eleştiririz, ama onun bizi eleştirmesine izin vermeyiz. Bir yanlış yaptığında bizden özür dilemesini isteriz, ama biz ondan özür dilemeyiz. Biz bağırırız, ama çocuğun bağırmasını ayıp sayarız. Yalan söyleriz, ama çocuğumuzun yalanını yakaladığımız zaman çok kızarız. Çocuk adına herşeye biz karar veririz, ona sorma gereği duymayız. Kendi zevklerimize göre giydirir, oyuncağını bile biz seçeriz. Sözümüzden dışarı çıkmayan bir çocuk isteriz. “Hayır!” diyen çocuğu sevmeyiz.

Ailenin sosyal bir kurum olduğunu söylemiştik. Her kurumda olduğu gibi ailede de geleneklerin belirlediği bir hiyerarşik düzen ve uyulması gereken kurallar vardır. Aile büyüklerinin, anne babanın ve çocukların aile içindeki rolleri ve sorumluluk alanları bellidir. Kurallar ailenin huzuru ve mutluluğu için vardır. Karşılıklı sevgi ve saygı içinde herkes üzerine düşeni yapmak zorundadır. Birinin görevini ihmal etmesi, aile huzurunu bozar. Maaşını aldığı gün evine geleceği yerde kumarhaneye veya meyhaneye giden bir baba sorumluluğunu yerine getirmemiş olur. “Parayı ben kazanıyorum, dilediğim gibi harcarım” demeye hakkı yoktur. Bir kadın akşama kadar komşu gezmelerinde, günlerde, çay partilerinde zaman öldürür, baba ve çocuklar akşam eve geldiklerinde sıcak bir yemek bulamazlarsa, o kadın annelik sorumluluğunu yerine getirmemiş olur. Çocuk eğitimi öncelikle anne ve babanın sorumluluğundadır. Çocuk eğitimine fazla müdahale eden, ev düzenine karışan aile büyükleri, yetki alanlarını aşmış, anne babanın işini zorlaştırmış olur. Böyle bir ailede, sorumluluklarını bilen, başarılı çocukların yetişmesi beklenemez.

Ailede değer verilen, sevilen ve aranan bir çocuk, kendisini güvende hisseder. Bu güveni yitirmemek için isteyerek ve içinden gelerek kurallara uyar, kendisine düşen sorumlulukları yerine getirir. Böyle bir çocuğa ders çalışmasını hatırlatmaya gerek yoktur. Mutlu bir ailede diyalog vardır. Çocuk sevincini, üzüntüsünü, endişesini ve korkusunu dile getirdiği gibi, kızgınlığını da ifade etmekten çekinmez.

Bir konferansımda dinleyicilerime dedim ki: “İlkokula giden bir çocuğunuz var, bir gün eve üzüntülü geldi. Çantasını bir kenara fırlatıp, ‘Öğretmenimi sevmiyorum’ diye bağırdı. Ne yaparsınız?” Okuyucularıma da aynı soruyu soruyorum: “Siz anne veya baba olsanız ne yaparsınız?” Bir dinleyicimin dediği gibi, siz de, “Öğretmenini niçin sevmediğini sorarım,” diyeceksiniz. Peki, “Öğretmenim kulağımı çekti, bana bağırdı” dese, konuşmayı nasıl sürdürürsünüz?” Dinleyicilerimden aldığım cevapların özeti şuydu: “Öğretmenin kulağını neden çekti? Kimbilir öğretmenini kızdıracak ne yaptın?”

Eğer sizin de cevabınız bunlardan farklı değilse, diyalogu sürdüremeyeceksiniz demektir. Çocuk, duygularını anlamadığınız için, sizinle konuşmaya devam etmeyecektir. O sizden nasihat istemiyor, duygularını ve gönül kırıklığını anlamanızı, yani empati yapmanızı bekliyor. Bir dinleyicim, “Çocuğa hak verirsek öğretmeni eleştirmiş olmaz mıyız?” dedi. “Hayır, dedim, çocuğu dinlemekle ona hak vermiş olmuyorsunuz. Empatide kendinizi çocuğun yerine koyup onun duygularını anlamaya çalışıyorsunuz. Haklı veya haksız olduğunu söylemiyorsunuz.”

Burada, çocuğun duygularını anlamaya çalışırken, suçlayıcı veya eleştirici bir dil kullanmadan doğruyu bulmasına yardımcı oluyorsunuz. Çocuk, duygularından dolayı suçlanmadığı için, çekinmeden her sıkıntısını size açabilecektir. Çözemediği bir problemle karşılaştığı zaman, dürüstlükle gelip sizden yardım isteyecektir. Duygularını rahatlıkla ifade edebilen bir çocuk, zamanla başkalarının duygularını da anlamayı ve onlarla iyi geçinmeyi öğrenecektir.

Okul başarısının ölçüsü nedir? Karne notları mı, aldığı takdir belgeleri mi? Hayır. Başarının ölçüsü, çocuğun elinden geleni yapıyor olmasıdır. Eğer elinden geleni yapıyor, kendisiyle barışık, ailesiyle ve arkadaşlarıyla geçimli, ruh sağlığı yerinde bir çocuk ise görevini yapmış demektir. Zekâ seviyesi, zekâ çeşitleri, yetenekler, ilgi alanları her çocukta farklıdır. Çocuktan zekâsının ve yeteneğinin üzerinde başarı bekleyen bir anne veya baba, ona haksızlık yapmış olur. Çoğu anne babalar çocuklarını yeterince tanımadığı için beklentilerinde gerçekçi olamamakta, önlerine yüksek hedefler koyarak başarısız duruma düşmelerine sebep olmaktadır.

Eğer bu makaleden bir sonuç çıkarmamız gerekirse, şöyle diyebiliriz: Kötü çocuk yoktur, kötü eğitilmiş çocuk vardır. Başarısız çocuk yoktur, önüne aşamayacağı hedefler konarak başarısız duruma düşürülmüş çocuk vardır. Sorumsuz çocuk yoktur, sorumlulukları elinden alınmış, duyguları bastırılmış, kendine yabancılaşmış, güdümlü çocuklar vardır.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git