Çocuklarımız neden başarısız

Çocuklarımız neden başarısız
11 Ağustos 2009 tarihinde eklendi, 174 kez okundu.


Başarısızlık korkusu

Bir öğretmenimiz anlatıyor: “Faydalı olduğuna inandığım bir yöntemim vardı. Ders anlatırken öğrencilerin dikkatini taze tutmak için rastgele bir öğrenciyi kaldırıp soru soruyordum. Bildiği zaman artı veriyor, bilmediği zaman da eksi veriyordum. Bir müddet sonra artıları ve eksileri topluyor, sözlü notuna dönüştürüyordum. Kaldırdığım öğrenci sorunun cevabını bilemediği zaman, soruyu açık artırmaya çıkarır gibi, “Kim cevap verecek?” diye soruyordum. Bazen çocukları kızıştırmak için, ‘bilene iki artı vereceğim’ diyordum. Bilemeyen yine eksi alıyordu tabii ki.

Bir gün zeki ve başarılı olduğuna inandığım bir öğrencime, ‘Neden sen parmak kaldırmıyorsun? Doğru cevap verip iki artı almak istemiyor musun?” dedim.

–Hayır, istemiyorum, dedi.

–Neden?

–Çünkü bilemezsem eksi alacağım.

Bu cevap bana yöntemimin yanlış olduğunu hatırlatıyordu. En başarılı öğrenci bile yanlış cevap verme korkusu taşıyor; başarısız duruma düşmek istemiyordu.

–Peki, dedim, sen öğretmen olsan ne yaparsın?

Bu soruyu beklemiyor olacak ki; biraz düşündü.

–Ben öğretmen olsam, bilene artı veririm; ama bilemeyene eksi vermem, dedi.

Diğer öğrencilere döndüm:

–Siz ne düşünüyorsunuz? dedim.

Bütün sınıf anlaşmışçasına;

–Biz de arkadaşımız gibi düşünüyoruz, dediler.

–Tamam, dedim, bundan sonra bilemeyene eksi vermeyeceğim.

Öğrencilerin hepsi bu cevabımı ayakta alkışladı.

Artık zevkle ders anlatıyorum. En zayıf öğrenci bile, eksi alma korkusu olmadığı için, sorduğum soruya parmak kaldırıyor.

Her Yerde ve Her Zaman

Başarılı Olamayız

Başarı değerli bir sonuçtur. Her değerli şey gibi, o da kolay ve çabuk elde edilmez. Başarı elde etmek için çok çalışmak ve azimli olmak gerekir. Ancak bilmemiz ve öğrencilerimize anlatmamız gereken bir gerçek daha var: Her insan, sadece okul sıralarında değil, hayatın her alanında başarılı olmak için çalışır. Ancak her çalışma başarı ile sonuçlanacak diye bir kural yoktur. Başarı kadar başarısızlıklar da hayatın gerçeklerindendir. İnsan hayatında başarısızlıkların sayısı başarılardan daha fazladır. Akıllı ve azimli insan, ümitsizliğe yani ‘yapamam’ tuzağına düşmez. ‘Ben de yapabilirim’ der. Başarısızlıklardan aldığı ders ve tecrübe ile işe daha sıkı ve daha dikkatli sarılır. Başarıyı yakalayınca kendine güveni artar. ‘İşte yaptım’ der.

Araştırmalar, en serbest bildiğimiz özel okullarda bile çocukların öğretmenlerden korktuğunu gösteriyor. Öğretmen burada semboldür. Asıl korku, örğretmenin şahsında başarısız olma ve aptal durumuna düşme korkusudur. Bir öğrencinin diğerine yaptığı en büyük hakaret, ona ‘aptal’ demesidir. Aptal! Çocuklar bu utanç verici korkunç kelimeyi acaba nereden öğreniyorlar dersiniz? Tabii ki öğretmenlerden ve anne babalardan. Okulu, ders kitaplarını, ödevleri ve sınavları sevimsiz hale getiren başarısızlık korkusundan başka birşey değildir.

Zaman zaman anne babalara ve öğretmenlere soruyorum: “Siz ödev yapmaktan zevk aldığını söyleyen öğrenci gördünüz mü?” Bugüne kadar “Evet” diyen çıkmadı. Hemen arkasından ekliyorum: “Peki çocuklarımız neden ödev yapmaktan zevk almazlar?” Tahmin edeceğiniz gibi, bu sorum da cevapsız kalıyor.

İsterseniz size de bir soru sorayım: “Çocuklar neden yüksek not alınca sevinirler?” Diyeceksiniz ki; “Başarılı oldukları için.” Hayır, efendim. Aptal durumuna düşmekten, anne babanın ve öğretmenin küçük düşürücü sözlerinden kurtuldukları için sevinirler.

Anne Babalar Çocuklarını Tanımıyorlar

Bize müracaat eden anne babaların büyük çoğunluğu, çocuklarının başarısız olduklarından yakınmakta. “Çocuğum zeki, istese sınıfının birincisi olur; ama sanki bana inat ders çalışmıyor.” diyordu bir anne. “Çocuğumu tanımakta zorluk çekiyorum. Orta okulda her dönem taktir alan oğlum; liseye başlayınca sınıfın en tembeli oldu çıktı. Ders çalışmıyor. Sözümü dinlemiyor. Evden para çalıp atari salonlarına gidiyor.” diyordu bir başka anne. Babalar, anneler, öğretmenler ve aile büyükleri ağız birliği etmişçesine çocuklardan, özellikle gençlerden, şikayetçi: “Efendim, bizim zamanımızda saygı vardı; öğretmenlerimizi görünce kaçacak delik arardık. Büyüklerimize karşılık vermezdik. İmkanlarımız kısıtlıydı. Gaz lambasının ışığında ders çalışırdık. Şimdiki gençler, hem saygısız hem de sorumsuz; ellerindeki imkanların kıymetini bilmiyorlar.”

Bir rehber öğretmen anlatıyor: “Karnelerin dağıtıldığı gün odama gözyaşları içinde bir genç girdi. Elindeki karneyi bana uzatarak; ‘Hocam, şu karneye bakar mısınız?’ dedi. Baktım. İki dersi dört, diğerleri beş ve sadece coğrafyası birdi. Güldüm. ‘Gülme, hocam! dedi; ben bu karneyi eve nasıl götüreceğim?” Genç haklıydı. Bütün derslere kafası çalışıyordu da sadece coğrafyaya mı çalışmıyordu? İşin doğrusu, bu zayıf, çocuğun değildi; öğretmenindi. Genç anlatmaya devam etti: “Hocam, coğrafyacı bana taktı bir kere, ‘Ağzınla kuş tutsan, benden ikiden yukarı not alamazsın!’ diyor. Genci teselli ettim. ‘Üzülme, hocanla görüşürüm.’ dedim. Nitekim coğrafya öğretmeni ile görüştüm; fakat umduğum sonucu alamadım. Arkadaş, gerçekten bu öğrenciye takmıştı. anlattığına göre, olay çok basitti. Öğrenciye bir davranışından dolayı özür dilemesini istemiş; o da “Ben özür dileyecek bir şey yapmadım.” demiş. Bütün mesele, öğretmenin psikoloji bilmemesinden kaynaklanıyordu.”

Rehber öğretmen haklıydı. Coğrafya öğretmeni yanlış meslek seçmişti. Eğitimcilik bilgi, sabır ve fedakarlık isteyen bir iştir. Çoğu gençlerimiz, ideali ve arzusu öğretmenlik olmadığı halde sadece puanı tuttuğu için eğitim fakültelerine kayıt yaptırmaktadır. Bizzat, yakından tanıdığım bir arkadaşımın çocuğu bana itiraf etmişti. “Amca, demişti; yeri boş kalmasın diye son sıraya yazdığım eğitim fakültesine puanım tutmuş. Ne yapayım, boşta kalmamak için kayıt yaptıracağım. Seneye belki bu puanı da alamam.”

Uygulanmakta olan üniversiteye giriş sınavları, adı ne kadar değişirse değişsin (ister ÖSS, ister ÖYS olsun) lise müfredatını referans almaktadır. Bir başka deyişle, üniversiteye giriş sınavlarının temeli sözel ve sayısal bilgiye dayanıyor. Öğretmen yetiştiren eğitim fakülteleri, öğrenci alırken, sözel puana öncelik vermektedir. Benzetmem hoş olmayacak, ama gerçek o ki; papağan bir öğrenci eğitim fakültesine girecek bir puanı kolaylıkla elde edebilir. Diğer bölümlerin durumu da bundan farklı değildir. Neden? Çünkü bütün üniversiteler, birkaç bölüm istisna, giriş sınavında alınan puanlara göre öğrenci seçmektedir. Eğitim fakültelerine kayıt yaptıran öğrencilerden acaba yüzde kaçı gönlünde öğretmen olma arzusu taşıyor? Yüzde kaçı, tercihini yaparken, birinci sıraya eğitim fakültesini yazmıştı? Gerçek bir istatistik çıkarılmış olsaydı, emin olunuz, sorunuzun cevabını hiç de iç açıcı olmayacaktı.

Burada araştırmalarla sabit bir gerçeği dile getirmek zorundayız. Bize gelen başarısız öğrenci vakalarının yüzde yetmişi maalesef öğretmen merkezlidir. Daha açık bir ifadeyle, çocuklarımızın okulda başarısız duruma düşmelerinin birinci sebebi, yanlış meslek seçmiş olan öğretmenlerdir. Eğitime gönül vermiş, işinin ehli öğretmenlerimiz maalesef çok azdır. Öğrencileri okuldan soğutan ve başarısız duruma düşüren ikinci faktör de çağın gerisinde kalan eğitim sistemimizdir.

Eğitimin Temeli Ailede Atılır

Eğitim ailede başladığına göre; anne babalar da en az öğretmenler kadar sorumludur. Eğer çocukta bir yanlışlık varsa; herkesten önce bunun sorumlusu anne ve babadır. Her anne baba, çocuğun hatalı bir davranışını gördüğü zaman, kendi kendine, ‘Ben nerede yanlış yapıyorum?’ sorusunu sormalı ve bunun cevabını aramalıdır.

Bir anne, yana yakıla anlatıyordu: “Ah, Efendim! Benim çocuğum kötü arkadaşlarının kurbanı oldu. Gül gibi bir çocuktu. Derslerinde çok başarılıydı. Sözümden dışarı çıkmazdı. Bir gün, ‘Aradaşlarımın bilgisayarı var; bana da bir bilgisayar alın.” dedi. ‘Durumumuz şimdi müsait değil; paramız olunca alırız.’ dedim. Zamanla çocuğun huyu değişti. ‘Arkadaşlarla ders çalışacağım.’ diyerek sık sık benden izin almaya başladı. Verdiğim harçlığı az buluyor; daha fazla istiyordu. Birkaç defa çantamdan habersiz para alınca şüphelendim; kendisine sezdirmeden takip ettim. Meğer, ders çalışmaya gidiyorum bahanesiyle evden çıkıp atari salonuna gidiyormuş. Çocuğum hiç yalan söylemezdi. O kadar üzüldüm ki, anlatamam. Babası akşam eve gelince durumu anlattım. Çocuğu tekrar eve bağlamak için bir bilgisayar almaya karar verdik. Kötü arkadaşlarıyla ilişkisini keseceğine ve atari salonuna gitmeyeceğine dair söz verdiği taktirde kendisine bir bilgisayar alacağımızı söyledik. Özür diledi, söz verdi…

Hikayenin devamını tahmin ettiğim için anneye sordum:

–Bilgisayar aldığınız halde, o yine evden kaçmaya ve arkadaşlarıyla buluşup atari salonuna gitmeye devam etti; değil mi?

Anne, şaşkın bakışlarla;

–Evet… dedi; nasıl bildiniz?

–Bakın, hanımefendi; dedim. Eskilerin bir sözü vardır: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane; gönül ahbap ister kahve bahane.” Kahvehanelerin önünden geçerken bir bakın içeriye. onlarca insan, sigara dumanına ve gürültüye aldırmadan saatlerce oyunlarına ve sohbetlerine devam ederler. Bu insanların çoğu evli, çoluk çocuk sahibi. Evlerinde olmaları gerekirken, burada ne işleri var? Olay basit. Evlerinde bulamadıkları muhabbeti ve huzuru burada buluyorlar da ondan.

Aynı şey çocuğunuz için de geçerli. Bilgisayar ve atari bahane. Çocuğunuz evinde huzurlu değil. Atari salonu ona daha çekici geliyor. Sizden bulamadığı yakınlığı arkadaşlarından buluyor. Siz, onlara, ‘kötü arkadaş’ diyorsunuz ama çocuğunuz öyle düşümüyor. Sizi üzme pahasına onlarla görüşmeye devam ediyor.

Aileyi inceledikten sonra olay daha da açıklık kazandı. Çocuktan önce, anne babayı bilgilendirmemiz gerekiyordu. Çünkü, baskıcı bir anne baba vardı. Evde çocuğa söz hakkı verilmiyordu. Çocuğun kişiliği gelişmemişti. Onun adına her şeye anne baba karar veriyordu. Anne baba yanlış yaptıklarının farkında değildi. Kendilerine bunu hatırlattığımızda; “Aa biz onun için doğru olanını yapıyoruz.” savunmasıyla karşılaştık. Maalesef, çoğu anne babalar yanlış yaptıklarını ancak çocuk ergenlik çağına girince anlıyorlar. Olayımızda, annenin, “Gül gibi bir çocuğum vardı.” sözleri bu gerçeği çok güzel ifade ediyordu.

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git